Prag

  Prag ,hem keyif ,hem sıkıntı,hem ölüm, hem Mozart,hem Atam ,hem Nazım kokan şehir.

   İlk defa yurtdışına çıktım ,evet ne büyük ironidir ki Volkan evlendiğimizden beri ortalama ayda ikikere yurtdışına çıkmasına karşı ben gezenti ,ancak yurtdışına açılabiliyorum.

 Prag 'a gideceğimi söylediğimde herkesden istisnasız aynı tepki geldi;daha iyi bir başlangıç olamazdı.

   Bu seyehat aslında benim tercihimden çok tesadüf oldu, iş yerinin bize verdiği bir ödüldü ve farklı illerden gelen on beş kişi ile maceramız başladı.

   Bu ülke çok ilginç ,anlatacak o kadar çok şey var ki,yazmak anlatmak kadar kolay değil tabi.Anlatırken tekrar gözümün önünde canlanıyor çok neşeleniyorum..
   Gitmeden önce internette araştırırken''Romantizmi ve hüznü bir arada barındıran Prag, bahar aylarında ayrı bir güzelliğe bürünür. Uyanan doğanın büyülü bir ortam yarattığı kenti mutlaka yürüyerek gezin. Gündüz depoladığınız enerjiyi, Prag gecelerinde sabaha kadar eğlenerek harcamayı da ihmal etmeyin!'' diye okumuştum..Bizim bahar biraz yanlış oldu sonbahara denk geldik ama yine de çok güzeldi.Özellikle güneş çıktığında tek kelime ile nefes kesici.
    Öncelikle bavulumdan başlamak istiyorum.Yine internetten yaptığım araştırmalar sonucu havanın aslında birden çok ısındığını, insanların şortlara dolaştığını da okuduktan sonra bir bavul hazırladım ki sormayın..Şort ,tişörtler,hava sıcak, kot ceket ,nasıl olsa ''bak birden sıcak oluyor'' dediler ve ben her zaman söz dinlerim ya!! giymem ama bulunsun diye trençkot,gala yemeği için gece elbisesi ve tabi ki arnavut kaldırımlarına uygun!! topuklu topuklu ayakkabılar ..Çek kızlarının bacak boylarının benim boyum kadar olduğu düşünülürse, topuklu tercihlerim konusunda çok yanlış da düşünmemişim.
    Hava alanına indik ,uçaktan iner inmez pasaport kontrolune gidemeden Çek polisleri karşıladı bizi, suratlar beş karış bizim pasaportlerımızı uzun uzun dikatli bir şekilde incelediler ,huzursuz oldum ama hemen geçti ,ne de olsa eğlenmeye gelmiştim...Alanda benim ayaklarımda incecik babetler ,bir tayt ve üzerinde uzun bir gömlek.Dondummm.İlk iş bavulu kapıp tuvalette, taytın üstüne kot,ayağıma çorap ve spor ayakkabıları giymek oldu.

    Havaalanında elinde çiçeklerel bekleyen biri bizim gruba gülümseyerek bakıyor ;gruptan bir arkadaşımızın nişanlısı, orada yaşıyormuş ,onu alanda elinde çiçeklerle karşıladı dedim işte aşk...çok tatlılardı ..

   Otele gitmek yerine şehri dolaşmaya başladık.Şehre girer girmez kendimi bir masalın içine düşmüş gibi hissettim.Evler ,çiçekler, gülmeyen, ağırkanlı insanlar ..

    Rehberimiz bizi ilk olarak Prag kalesine götürdü.Saat başı, girişinde gerçekleşen asker nöbet teslim törenini okuduğum her sitede izlemem öneriliyordu ,ben önermek yerine buyrun izleyin diyorum.Bu videoya çekmek uğruna grubu kaybediyorduk ..




    Kale içinde bir saray, bir katedral, iki müze, bir manastır,  galeriler… Bu kale dünyanın en büyük antik kalesi olarak guiness rekorlar kitabına girmiş. 570 metre uzunluğunda, 130 metre genişliğindeymiş.
Cumhurbaşkanlığı sarayının da içinde olduğu kalede büyüleyici St.Vitus katedrali bulunuyor .









 


Vitraylarıyla meşhur St. Vitus Katedrali .Biz evlenen bir çiftin fotograf çekimlerine de şahit olduk..   


           Cumhurbaşkanlığı Sarayı olmasına rağmen bizim alışık olduğumuz polis kordonları ve polislerle hiç karşılaşmadık .Politikacılar,bürokratlar bizde olduğu gibi güvenlik ordusu ile dolaşmıyor, restaurantta yemek yerken yan masanızda dışişleri bakanı da otururabiliyor.Biz gayet halkla beraber yemek yedik,bu olaya biz şahitlik etmesekte Osman Bey in paylaşımlarıyla biliyorum. 

 


 

Sarayın ana kapısı ve içinden fotoğraflar.

                                                       
İşte bu da meydandan Prag’ı tepeden görebileceğiniz bir resim.



Meydanda Çekler'in Atatürk'ünün heykeli bulunuyor T.G.M.Çekler hergün taze çiçekler koyuyorlar heykele..

Sanırım arkadaki vatandaşda benimle aynı siteden hava durumuna baktı, malum şortlu terlikli görünce birini görünce sevindim..

                                              

    Kaleden sonra Charles köprüsüne gittik Vlatava nehrinin üstündeki köprülerden en önemlisi olan Charles köprüsü, Kral IV. Karl tarafından yaptırılmış ve15. yüzyılda tamamlanmış. Köprü üzerinde sağlı sollu bir çok heykel var ve bir tanesi hariç gerçekten çok güzelerdi.Türklerin anlatan hoş olmayan heykelden bahsediyorum.  Bu heykelde Türklerin gelirse ülkelerini ,onları esir alıp ,zulmedeceğini ifade ediyor.

 
 
   Köprü araç trafiğine kapalı, bu yüzden rahatça gezebiliyorsunuz. Köprü üzerinde hediyelik  eşya satanlar,müzisyenler,kukla oynatanlar ve ressamlar çok başarılıydı .Çok istedim ama koşturmaktan 4 gün içinde de karikatürümü çizdiremedim,kısmet bir daha ki sefere diyorum.

       Köprüden hemen bir hikaye anlatmak istiyorum size Efsaneye göre , kraliçenin en yakın azizi Nepromuk, kralın kıskançlık hışmına uğruyor ve bu köprüden aşağı atılıyor. Ancak Aziz suya düşünce göğe birçok yıldız yükseliyor. Bu nedenle tüm köprülerin koruyucusu olarak anılan Nepomuk'un heykelinin başında altın renginde yıldızlar da bulunuyor. Diğer bir efsanede kraliçe günah çıkarmak için kiliseye gider ,dönemin kralı, azizden kraliçenin sırlarını söylemesini istemiş, aziz söylememek için direnince azizi öldürtüp Karl Köprüsü’nden attırmış.Aziz Nepomuk heykeline el süren inanışa göre tekrar Prag'a gelirmiş;el sürmek ne demek direk sarıldım..Diğer bir dedikodu da azizin kraliçe ile ilişkisi olduğu kralın durumdan şüphelenip öldürttüğü yönünde ..


                                                                  



  
   Charles Brigde'in kale tarafındaki merdivenler Tom cruise'n görevimiz tehlike filminde koştuğu merdivenler. Sevgili Tom da bizimle aynı tarihte Prag daydı ama bizim zamanımız kısıtlı olduğu için şimdi bir selam vermek için ziyaret etsek, lafa tutar gezimiz aksar diye gitmedik yanına ..
                                          
                                            

   Charles Köprüsünden sonra eski şehir meydanına ulaştık .Dünyada eşi olmayan bir saat karşıladı bizi .Her saat başında gong çalarken açılan pencerelerinden bir resmi geçit başlıyor.Sizin için çok uğraştıysamda bir türlü videoya çekemedim.Hatta en son gece beş karış topuklularla saat başını yakaladım diye koşarken ayakkabım taşlara sıkıştı,ama halkı gibi saatinde mesaisi erken bitiyor bu ülkede. Bu sebepten , İsa’nın 12 havarisini temsil eden gösteriyi bir daha ki sefere diyorum.Saatin etrafında dört tane kukla var bunlar insanların yapması ve yapmamsı gereken şeyleri ifade ediyor.Saatin etrafında bulunan kuklalar dan elindeki aynayla kendine bakan; “kendini beğenmişliği” elinde altın torbası olan bir Yahudi’ “cimriliği” . kukla iskelet; “yaşama karşı isteksizliği” ve sonuncu kukla, elinde mandoline benzer bir müzik aleti bulunan ve Türk’e benzetilen kukla da; “gece hayatına ve sefahate düşkünlüğü” anlatır.

Kıssadan hisse kendini beğenmiş ,hayattan bezmiş,cimri ve sefahata düşkün olmayın der kuklalar.

   Saati yapan Hanuş Usta’nın hazin bir öyküsü var.Saat yapıldıktan sonra ünü o kadar yayılmış ki avrupanın dört yanından Hanuş Usta'nın saatini görmeye insanlar gelmeye ,hatta bu ün kralı bile gölgede bırakmaya başlamış.Saati görenler aynı saatten yapması için saat ustasına tekliflerde bulunsada reddedilmişler .Bu teklifler zaman içinde kralında kulağına gitmiş.Tabi her öyküde zehirli elması olan kötü kraliçe yada kral olacağı gibi bizim kralımızda Hanuş Usta'nın saatin bir benzerini daha yapamasın diye , saatin yapımı tamamlanır tamamlanmaz gözleri kör ettirmiş.
   Saat ustası zamanla bu duruma çok üzülür olmuş .Bir gün saatine gitmek istediğini söylemiş. Götürmüşler kör ettikleri ustayı yapmış olduğu saatin içine.. Makine dairesinde Hunuş usta kendini saatin mekanizmasına bırakarak intihar etmiş.Böylece saati bozarak intikamını da alır. Saati 50 yıl sonra ancak başka bir saat ustası onarır.

   Saat kulesinden sonra yemek yedik ve artık otelimize doğru yola koyulduk.Farkındaysanız yemek detaylarına girmiyorum inanın kayde değer bir şey yemedik.Otelimizin yeri çok merkeziydi ,beş dakikada yürüyerek her yere ulaşabildiysek de burnumuzun dibindeki ulusal müzeye bir türlü gidemedik.


   Günün sonunda otele bavulları atıp biz alışverişe çıktık hemen .Elimiz boş dönsekte ayaklarımız Tahi masajı sonrasında gayet rahatlamıştı.Masajın tekrarını da son gün dönerken yaptırdım, gerçekten çok iyiydi.Bir tek önerim masajdan önce ayaklarınızı kendiniz yıkayın!!acı bir tecrübe mutlaka dinleyin.Kapıda sizi zaten çok sevimli bir deve kuşu karşılıyor.Sormadım ama eminim Çek değildi bu deve kuşu !!yada istisana olabilir ,çok güler yüzlüydü,çok sempatikti.






   Ertesi gün herkesin mutlaka görün dediği, Prag’a 2 saat uzaklıkta, kaplıcaları ile nam salmış küçük kent Karlovy Vary'e gittik.Türkiyeden çok fazla kişi buraya ayda bir sağlık kürleri için gidiyormuş.Şehirde sigara içmek (mutlaka bozarız ki sigara konusunda bozuldu da)bisiklete binmek ,hayvan gezdirmek yasak.

 


Aslan Asker Şvayk
 



  Ben bu gezide şifalı suları içip midemi bozmamak adına ,sadece dilimi değdirip tadına bakmakla yetindim.Paslı su gibiydi tadı.Suların üzerinde dereceleri var, ona göre istediğinizden alıp içebiliyorsunuz.Her birinin ayrı bir şifası var.Ayrıca resmini de çektim,gülü buradaki suyun içinde bekletirseniz bir zaman sonra taşlaşıyor.Ömür boyu gül saklamak istiyenlere duyurulur.

 


   Karlovy Vary ortasından küçük bir nehir geçen, nehrin iki yakası köprüler ile birbirine bağlanmış,çok güzel renkli çiçekli ,evlerin olduğu bir şehir.Evlerin bir kısmı vaktiyle Mozart, Rus Çarı Petro, gibi  önemli kişilere de ev sahipliği yapmış.

   Şehrin girişinde Atatürk'ün 1918 yılında kaldığı Carlsbad Plaza var. Otelin girişinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Kemal Atatürk burada kalmıştır yazan bir levha da var.Rehberimiz Osman beyin referansından sonra Atamın o günler ile ilgili tuttuğu günlüklerine ulaştım..Gerçekten O' na bir kere de komutan olarak değil duyguları olan, yüzü traş olurken kesilen bizden biri gibi bakmaya başladım.









   Tabi Karlovy'i anlatırken bence öksürük şurubu tadında Becherovka'dan bahsetmeden de olmaz. Çeklerin meşhur likörü Becherovka, 1807 yılında bir doktor tarafından geliştirilmiş. Birçok şifalı baharat ve bitkiyi karıştırıp ağrıları dindirici bir ilaç yapmaya çalışan doktor, karışıma alkol ekleyince ortaya bu likör çıkmış. Yerel halk, ağrı sızılara karşı evlerinde sürekli bulunduruyormuş.Ben beğenmedim tadını.




 Ertesi sabah kahvaltı ve yine prag yolları bizi bekler .Sırada Karlstein Kale turu var.Şatoyu uzun uzun anlatmaycağım artık bıkmanızı istemiyorum ama en ilginç olan şeylerden biri yataklardı. Sadece 1.60 evet 1metre 60 santim..Bir rivayet kadınların saçlarının bozulmasın diye oturarak uyumaları ve kralın geniş yatakta ölümü hatırlaması nedeniyle ,yatağın tam ölçülerinde olması.Bu arada kralımızın dört eşi olmuş.Böylece topraklarıda gayet genişlemiş.

                                                            





                                        
 Elbise Sandıkları


   Diğer çok taktir ettiğim bir konu da Kral ın diplomasi için kullandığı oda .Kralın oturduğu yerde ışık tam arkasından geliyor ve yüzü karanlıkta kalıyor .Böylece ışıkla yüzündeki ifadeleri ,tepkileri karşı taraf göremiyor,zekice. Diğer ilginç bir konu da kadınların kıyafet sandıkları bir sandık bir elbise alıyor ve elbise giyildikten sonra bir hafta çıkartılmıyor.



Çocuklar çok sevimlilerdi .Devlet kimse çocuk istemediği ve nufüs yaşlandığı için üçüncü çocuktan sonra dört odalı ev hediye ediyor ve doğumdan sonra anneye bir buçuk yıl ücretli izin, istersen maaşının yarısnı alarak çocuğun üç yaşına gelene kadar çalışmıyorsun.Yinede ikna olmuyorlar ki biz hiç etrafta hiç çocuk görmedik.Toplumda evlilik oranı çok düşük ve çok büyük bir sosyal bozulma yaşıyorlar.


  


Eskiden Türkiye'ye vize uygulanmıyormuş.Bizler Prag üzerinden Almanya'ya kaçak olarak giriş yaptığımız için Almanya belli bir miktar para karşılığında vize koydurmuş.Bu arada avrupada cami olmayan tek ülke.

Pragda son gece, gala yemeği için kale içinde bir manastıra gittik.Servisi ve yemekleri keşişler yapıyor.Menü de önce salata ,ardında tam kıvamında,benim için iyi pişmiş bir ördek,bira .Tatlı yemediğim için ne vardı hatırlamıyorum .Canlı müzik ve yerel dansları eşliğinde çok güzel bir gece geçirdik.Fotoğrafta gördüğünüz sevgili dede gece boyunca bizim sayabildiğimiz 7 kişi ile dans etti ve çok zarif dans ediyordu ..Gerçekten maşallah dedim nazarım deymesin ,yazık..
                                   



   Akşam yemeği sonrası sevgili rehberimizin bize önerdiği ,eğlenebileceğimiz mekanlardan birine yürüdük.Sanırım otuz dakika sürdü ,yine benim beş karış topuklular ayağımda .Gittiğimizde karşılaştığımız hayal kırıklığı sonrası ,yol üzerinde canlı müzik yapan bir yere girdik yer olmadığını görünce,ikinci alternatif önerilen adını bile hatırlayamadığım yeri bulmak için geri yürüdük .Geldiğimiz yolu aynen ,yarım saatte geri  yürüdükten sonra 10 kişilik ekip artık yorulmuştu .Gittiğimiz kafede kapanacağı için bir kısım otele geri dönmek istedi ,Kalan arkadaşlarla Prag da muhteşem bir final yaptık.Ekip çok neşeli ve keyifliydi,sonuçta yaşam enerjisi insanın içinde olan bir şey.Eski şehir merkezinde Bombay Bar & Music Club kesinlikle tavsiye ediyorum.Gecenin ilerleyen saatlerinde Tarkan çaldırdık ve biz inanılmaz eğlendik ,güldük ,dans ettik.Tekrar Tarkan çaldırmak istediğimizde DJ olmaz dedi ama saat 4 civarı arka arkaya 2 şarkısını çaldı,çok keyifliydi.Sanırım sabah ışıkları ile barı kapatıp personelle çıktık.

                                                

 

 Enerjimiz bittimi sanıyorsunuz ?Çok yanılıyorsunuz ..Sabah kahvaltısı arından tekrar yollara..Bu sefer Prag'a bir saat mesafede Terezin toplama kampına gittik.

Siz hiç bir dar ağacına üç merteden fazla yaklaştınız mı?
Yada hiç darağacı gördünüz mü?
Ben görüdüm ,hissetim kanım dondu..
Suçu ne nerseniz ?Onlardan farklı din,farklı ırk tek sebep bu..
Gezerken için acıdı annelerin çocuklarına yaptığı bez bebekler,tahta oyuncaklar,yazılan mektuplar .Bunları yapmanın da cezası var yakalanırsa .Hücre cezası,aç bırakma ......

        Son gün aslında hiç isteden gittim ama bir kere daha hayatta sahip olduklarımızın değerini anladım.Hayatın her anını doyasıya yaşamam gerektiğini hatırlattım kendime .Her defasına sevdiklerime onları ne kadar sevdiğimi göstermem gerektiğini.

     Hayatımda seyrettiğin ve en komik,en romantik ,en güzel yani benim için bir baş yapıt olan Life is beautifıl ın çekildiği yerleri gördüm.Seyretmeyen yoktur diye düşünüyorum ,seyretmediyseniz kesinlikle bence bir kayıp.
      1930'ların İtalya'sında Guido adındaki tasasız, kaygısız bir Yahudi kitapçı yakın bir şehirdeki güzel kadına kur yapıp onunla evlenerek bir peri masalı başlatır. Guido ve karısının bir oğulları olur ve İtalya'yı Alman güçleri istila edene kadar birlikte mutluluk içinde yaşarlar. Karısı ve oğlu ile beraber toplam kampına gönderilen babanın çocuğunu o durumdan korumak için yaptığı insan üstü özveriyi anlatıyor. Guida bu yıkımı bir oyun gibi gösterir. Bu oyunun kazanma ödülü ise bir tanktır...

    Gezerken ,dinlerken gözyaşlarınıza hakim olamıyorsunuz.Gerçekten tek kelime ile canavarlık.
Ben burada sizinle çektiğim fotoğrafları ve oradaki detayları paylaşmayacağım ben yazmaya utanıyorum bir insan olarak;aklım bir insanın bunları yapabileğini kabullenmiyor.


  
   Ben size Prag'dan bir hikaye anlatmak istiyorum ; Dr. Faust ile ilgili hikaye şu şekildedir;Faust şeytanla bir pazarlık yapar ve gelecek hakkında bilgi almak, mesleğinde ilerleme sağlayacak teknikleri öğrenmek ve aşık olduğu genş kızla birlikte olmak ve gençleşmek şartıyla ruhunu şeytana satar. Şeytan 24 yıl sonra gelecek ve canını alacaktır ve onu tabi ki cehenneme götürecektir. gitme vakti geldiğinde dr. faust anlaşmadan vazgeçmek isteyip imana gelir ama artık çok geçtir. şeytan onu alır ve gider..
   Şuanda müze olarak kullanılan evin sahibi, kiracısı olan doktor ölünce ,evin sağını solunu düzeltip tekrar kiraya vermek istiyor bu sırada evin duvarında  bir delik farkediyor ustaları çağırıyor ve o deliği ördürüyor ,ertesi gün bakıyorki o tuğlalar düşmüş,ustaların yapamadığını düşünüpbaşka usta çağrıyor, tekrar başka ustalara yaptırıyor ama tuğlalar ertesi gün tekrar düşüyor,bunun üzerine bir söylenti çıkıyor burda bir ev varmış doktorun evi oradaki tabi Dr Faust hikayesini düşünüp olsa olsa bu faust un evidir diye söylenti çıkıp herkes evi ziyaret etmeye başlıyor .Ev sahibi de bakıyor ki evi kiraya vermiyor ve hergün bir çok insan evi görmeye geliyor bunun üzerine eve giriş parası almaya başlıyor ve hala müze olarak geziliyor.İşte Nazım Hikmet te Prag da bir akşam İstanbul hasreti ile yanıp tutuşurken Dr Faust evini ziyaret ediyor ve çok az insanın bildiği bu şiirini yazıyor.

Doktor Faust'un Evi


gecenin bir geç vaktinde
kulelerin dibinde, kemerlerin altında
dolaştım durdum Pragı…
gökyüzü karanlıkta altın çeken bir imbik,
bir simyager imbiği..
alevi mavi mavi…
şarl meydanına doğru indim yokuş aşağı…
orda köşe başında, kliniğe bitişik, bahçe içinde…
Doktor Faust’un evi…
kapıyı çaldım
doktor evde yok
mâlum iki yüz yıl kadar önce tavandaki delikten
yine böyle bir gece çekti aldı onu şeytan…
kapıyı çalıyorum…
bu evde ben de senet vereceğim şeytana..
ben de kanımla imzaladım senedi…
ne altın istiyorum ondan, ne bilim ne de gençlik…
hasretlik canıma yetti, pes…
beni istanbuluma götürsün bir saatlik…
çalıyorum kapıyı, çalıyorum…
kapı açılmıyor…
neden?
istediğim olmaz iş mi Mefistofeles?
yoksa lime lime ruhum satın alınmaya değmez mi?
prag’da ay doğuyor limon sarısı
doktor Faust’un evi önünde duruyorum
çalıyorum açılmaz kapıyı gece yarısı



Nazım Hikmet Ran


                                                                           



Buraya kadar okuduysanız teşekkürler daha bitmedi desem....
Devamı ikinci seyahate...
sevgiler

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kapadokya